Showing posts with label turkish. Show all posts
Showing posts with label turkish. Show all posts

Thursday, 11 February 2010

Seçimlere doğru YKP ne yapacak?!

10 Şubat, Çarşamba günü basın toplantısında okunan metnin tamamı:

* * *


Seçimlere doğru YKP ne yapacak?!

Bu sene içinde biri Nisan’da, biri de Haziran’a iki “seçim” yaşacağız.

Bugünlerde, özellikle Nisan’daki seçim üzerinde sözde iki iddialı aday arasında seçim yapılması için herkes gerekçe üzerine gerekçe üretmektedir… Birileri Talat düşmanlığı üzerinden Eroğluculuk oynamakta, diğer taraf ise Eroğlu düşmanlığı üzerinden Talatçılık oynamaktadır.

*

YKP Yürütme Kurulu, böylesi bir ortam içinde 6-7 Şubat tarihlerinde Parti Meclisi, İlçe Yönetim Kurulu ve Gençlik örgütü üyeleriyle Boğaz Otel’de düzenlediği bir dizi toplantı ile süreci değerlendirdi.

YKP Yürütme Kurulu, daha önce programında da yer alan, 7 Kasım 2009 tarihinde gerçekleşen 10. Kurultayda kabul edilen kararda da yer alan pozisyonu korumayı sürdürmektedir;

“YKP, Kıbrıs’taki mevcut durum sürdüğü sürece, seçime seçim deme koşulları oluşuncaya kadar parlamentarizmi ve onun süreçlerini bir siyasal kampanya düzenleme ve eylem aracı olarak somut koşulların değerlendirmesi sonucunda belirleyeceği metotlarla kullanmaya devam edecektir.”

Bu nedenle YKP Yürütme Kurulu, somut koşulları somut tahlilini yapmak için tüm üye, sempatizan ve parti dostları ile seçimlerde alacağı tavrı belirlemek için bir dizi çalışma yapmaya karar verir…

Bu çerçevede 15 Şubat, Pazartesi günü saat 19’da Girne’de Dome Otel’de; 17 Şubat, Çarşamba günü saat 19’da Lefkoşa’da YKP Genel Merkezinde, 18 Şubat, Perşembe günü saat 19’da Mağusa’da YKP Mağusa İlçe Lokalinde yapılacak toplantılar sonucu oluşacak görüş 2 Mart tarihinde toplanacak Parti Meclisinde karar bağlanacak…

Bizler böylesi bir ortamda seçimlere katılıp katılmamayı, yeniden boykot kampanyasını yapıp yapmamayı tartışırken geriye dönüp daha önce aldığımız kararları da gözden geçirip, nelerin değişip değişmediğini de değerlendireceğiz.



Eroğlu Kıbrıslıları için seçenek değildir!

Birilerinin gözünü öfke bürümüş olabilir ama bizler açısından konu nettir. Ulusal Birlik Partisi, Kıbrıs’ın kuzeyindeki ayrılıkçı yapının yapı taşlarındandır. Yağma, yolsuzluk, usulsüzlük ve zorbalık liderlik pozisyonundaki parti kadrolarının her bir hücresine işlemiş bir parti yapılanmasına sahiptirler. Zaman zaman döneme yönelik takiyeler, sahte açıklamalar yapsalar da UBP’nin aklındaki tek şey taksimdir. Unutanlara hatırlatırcasına son Londra ziyaretinde de Kıbrıslılığı tanımayan, Kıbrıs’ta yalnız Türk ve Yunan halkları olduğunu söyleyen de Eroğlu’dur.

Seçim üstü, hayatında ilk kez siyasi amaçlarla güneye geçip DISY ile bir kez görüşerek ne kadar barışçı olduğunu, iki toplumlu etkinlikleri desteklediklerini de söylemeleri takiyenin ta kendisidir. UBP tarihin her döneminde iki toplum arasında her türlü ilişkiye karşıydı, karşı olmaya da devam etmektedir… Türkiye’den gelecek dayatmalarda çözüm yönünde birkaç adım atıyormuş gibi yapmaları sahtekarlığına YKP inanmadı, inanmamaya devam edecektir.

UBP, siyasal tanımının tam gereği olarak ırkçı ve faşist unsurları bünyesinde barındıran bir partidir. Aşırı sağda bulunmasından dolayı eski MAP başkanı bu partiden, UBP’den milletvekili olması sakıncalı görünmedi. UBP’nin geçmişinde de Türk-Bir, Türk Ocakları, Ülkü Ocakları gibi paramiliter örgütlerle bağlantıları oldu. Zaten daha Eroğlu’nun adaylığı açıklanmadan kimler kendilerini destekleyecek diye ortalığa çıktığına baktığınızda UBP’nin siyasal yelpazedeki yerini tam olarak görürsünüz… Bu kadar aşırı sağda olması onları elbette Türkiye’de süren Ergenekon Davası sanıkları ile ayni yerde durmayı, ayni kaderi paylaşmayı da getirmiştir. Sanıklardan birini Kıbrıs’tan tek ziyarete giden bugün UBP’den vekil olan birinin olması bu nedenle tesadüf değildir. 1998 seçim macerası da bu davanın tutanaklarına yansımıştır.

Bazıları kafa karıştırmak için UBP içinde gençlerin olduğunu, bunların da liberal demokrat olduğunu ortalığa yaydıkları Annan referandumu sonraki süreçte de YKP buna tepki göstermiş ve bunun ciddi bir manipülasyon olduğunu söylemişti. Bugün liberal demokrat olduğu iddia edilen “genç”lerin(!!) neler yaptığını yaşayıp görmekteyiz ki bu davranışlara yalnız aşırı sağcı partilerden başka yerde rastlanmaz…

Bu nedenle bölücü, karanlık ilişkiler içinde olan, aşırı sağcı, taksimci parti olan UBP adayı ile YKP’lilerin hiçbir şekilde işi ve ilişkisi olamaz. YKP için Eroğlu bu nedenlerle seçenek bile değildir, Eroğlu Kıbrıslıların da seçeneği olamaz…

YKP, 2000 seçimlerinin ikinci turunda Eroğlu-Denktaş kamplaşmasında da bu düşüncelerini söylemiş, bazı sözde ilerici ve demokrat kesimler ise bu düşüncelerinden dolayı YKP’yi Denktaşçı diye yaftalamıştı. Ogün ortaya koyduğumuz “ne Hitler, ne Mussollini” tavrımızın ne kadar doğru olduğu bugün çok daha net anlaşılmaktadır.

Bize o dönemde Denktaşçı deyip Eroğlu’na meyledenler şimdi de Talat düşmanlığı üzerinden Eroğlu’na meyletmesini seyretmekteyiz ki bu çok manidar bir durumdur. Bu kesimler şimdi ağızlarında boykotu geveleseler de akıllarının arkasındaki gerçek niyet istenirse görülebilir…

Ama Eroğlu bir seçenek olamadığı gibi Talat da bir seçenek değildir.



Talat da gerçek bir seçenek değildir!

YKP, siyasal olarak 1970lerin ortalarından beri CTP’nin de yer aldığı siyasi düşünce ile mücadelesini sürdürdü. Kurulduktan kısa süre değişen liderliği ile birlikte, özgürlükçü ve demokrat olamayan, dogmatik bir sol düşünceyi savunmuş CTP’nin 90 sonrası macerasına da YKP hep eleştirel yaklaşmıştır. Bugün savruldukları merkez siyasetinde zaman zaman milliyetçi, ulusalcı sol söylemleri bu nedenle bizleri hayrete düşürmemektedir.

CTP’nin hükümetlerde bulunduğu dönemlerde taksim süreçleri hep “barışçıl” yollarla ileriye doğru ciddi seyir halinde oldu. Bunlardan en önemlisi İTEM yasasıydı, bunu meclisten geçirip yasallaştıran CTP oldu.

2003 sonrası hükümete gelen CTP ise hem bu İTEM yasasını pratikte ileriye taşıdı, hem de demografik yapının değişmesine ciddi katkılar yaptı.

CTP haricinde başka bir siyasi parti hükümette olsaydı bu kadar “barışçı” olur muydu bilinmez ama Kıbrıs’ın kuzeyindeki Türkleştirme-Sunni-İslamlaştırma adeta kuzeyin her metre karesine işlendi. Ada baştanbaşa bayraklarla ve camilerle donatıldı. Kuran kursu talepleri doğallaştı.

Irkçı, ayrılıkçı, şoven açıklamalar her yana sindi. Talat başta bulunduğu tüm süreç boyunca “Rumlar barış istemez”, “Rumlar bizim nefes almamızı bile istemez” deyip deyip durdur.

Kuzeydeki ambargoların Kıbrıslı Türklere değil tanınmamış devlete olduğunu bildiği halde Kıbrıslılara hep yalan söyledi. BM, AP gibi uluslararası örgütlerin Kıbrıslı Türklere yapılan ambargoların kaldırılması çalışmalarına da hep “kuzeyde egemen bir yapı var, kendi uygulamasını kendi yapar” diyerek dolayı tanınma talepleri ile cevap verdi.

“Bu memleket bizim biz yöneteceğiz” sloganı ile geldi, bir röportajında net olarak son durumu ortaya koydu, “otur derlerse otururum”!

Birileri “Kıbrıs’ta barış engellenemez” sloganlarını Ban Ki Moon ziyaretinde sıkça dile getirerek komik de duruma düşmektedirler. “Kıbrıs’ta barış engellenemez” sloganın en güzel atılacağı yer Talat’ın ofisinin önündür çünkü masaya Türkiye önerilerini koyarak görüşme masasını saboteleyen bizzat Talat’ın kendisidir.

‘Yer demir, gök bakır’ filmi gibi yerin bölünmesi Denktaş’ın işi idi göğün bölünmesi de Talat’ın işi oldu, yani Taksimin ileriye taşınmasında, bölme işleminde, ‘yer Denktaş, gök Talat’ görevi bölüşüldü.

Taksim fikri son 6 yılda her yana sindi. Kıbrıslılığı tüketen nüfus akışı 6 yılda çok ciddi ileriye taşındı. Yukarda da dediğimiz gibi “barışçıl” yollarla Türkleştirme-Sunni İslamlaştırma Kıbrıs’ın kuzeyinde her yanda hissedilmektedir.

Bunca yapılandan sonra solcu-sağcı, barışçı-statükocu ayrımı da ortadan kalktı. Kim ne, kiminle kim arasında ne fark var artık belirsizleşti…

Tüm bunlar elbette Talat’ın eseridir, Talat’ın buna ciddi katkısı vardır. Bu nedenle bugünlerde “Kıbrıs’ta barış engellenemez sloganı” en çok Talat’ın kapısının önünde atılmayı hak ediyor…



Yeniden bir kez daha nüfus ve insan hakları

Böylesi bir ortam içinde birileri nüfus konusunu gündeme getirerek bizlere insan hakları dersi de vermeye çalışmaktadır. YKP daha önce söylediği gibi her bireyin insan hak ve özgürlükleri ile birlikte yaşaması taraftarıdır. Oy verme, seçmen olma, vatandaşlık gibi konuların diğer insan hak ve özgürlüklerinden farklı konular olduğunu ama Kıbrıs’ın kuzeyinde bu durumun manipüle ederek Türkiye’nin burada egemenliğini pekiştirmesine, Türkiye’nin fetih politikalarına birileri çanak tutmaya çalışmaktadır ki bunu kabul etmedik, etmeyeceğiz. Bugün itibari ile Kıbrıs kuzeyinde demografik yapı öyle bir değiştirilmiştir ki seçim sonucu önceden tayin edilebilecek duruma gelmiştir. Bu nedenle YKP bu duruma karşı da açıkça mücadelesini sürdürecektir.

YKP, insan hakları dersi verenlerin sahtekarlıklarını da deşifre etmeyi sürdürecektir. Bizlerin insan haklarını tanımadığımızı iddia edenler, en temel insan hak ve özgürlüklerden olan ana dilde eğitim hakkını ve ibadet özgürlüğünü bizzat kendileri katmerli şekilde çiğnemektedirler.

Ancak buraya getirilen/taşınan insanları oy deposu görüp sahte cennet vaadi ile oylarını çalmak isteyenler, onların gerçek insan hakları ihaleleri ile ilgilenmemektedirler. Onbinlerce Kürt ve Arap çocuğunun ana dilde eğitim hakkı bu coğrafyada ciddi bir tartışma konusu bile değildir. Alevilerin ibadet özgürlüğünü de kimse tartışmamaktadırlar. Aleviler yoğun yaşadığı yerlere Kıbrıs’ın mimarisi ile alakası olamayan yüksek minareli camiler yapanlar, Alevilerin Cemevleri taleplerine yıllarca sessiz kalmışlardır. Halen Kıbrıs’ta tek bir Cemevi yine bireylerin kendi katkıları ile devam etmektedirler. İşin tuhafı onlara Cemevi yapmayan idare, onların köylerinde kullanmayacağı Camiler için tonlarca para harcamaya devam etmektedir. Alevi çocuklarına zorla din eğitimi veren bu anlayış dönüp bize insan hakları dersi verebilmektedir, YKP olarak onlar “teşekkür ederiz, almayalım” diyoruz…

İnsan haklarından bahsedenler, buraya getirilen insanların İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde de yer alan barınma, insanca yaşama, kendi dilinde eğitim alma, ibadet özgürlüğü, onuru ile yaşabileceği ücret alma haklarının hiçbirini sağla(ya)madığı gibi onların emek eksenli örgütlenerek haklarını arama, 40 saatlik güvenceli çalışma haklarını da bizzat engelleyerek onların kölelik koşullarında çalışmasına ve yaşamasına da zemin hazırlamaktadırlar. 1974 yılından beri süren bu kölelik çarkına her parti alet olmuştur, ancak oyları kendi lehlerine toplama için şimdi seçme seçilme hakkı bahane edilerek sahte insan hakları savunucusu kesilebilmektedirler.

Bir kez daha hatırlatalım;

Şubat 2009’daki Olağanüstü Kurultay Kararında bu durumu net olarak ortaya koymuştuk;

“Cenevre Konvansiyonuna göre işgal edilmiş topraklara nüfus taşınması savaş suçudur... Bu tespit çok kez es geçilmekte, yok sayılmaktadır. Hatırlatmak gerekirse, 12 Ağustos 1949'da kabul edilen Cenevre Konvansiyonuna göre: “Korunmuş kimselerin işgalci güç tarafından işgal edilmiş bölgeden başka bir bölgeye, işgal edilmiş ülkeden başka bir ülkeye bireysel veya kitle halinde zoraki taşınmaları, kovulmaları, her hal ve karda ve şartta, hangi durumda olursa olsun yasaklanmıştır.(…) İşgalci güç işgal etmiş olduğu bölgeye kendi sivil nüfusunu taşıyamaz” (4. Protokol, Madde. 49) (http://www.icrc.org/ihl.nsf/FULL/380?OpenDocument)

Bu ortadayken 1974’ten sonra yasadışı bir idare yaratıldı, Türkiye’den nüfus taşındı ve bu idare bu kişilerin ciddi bir kısmına yurttaşlık dağıttı ve bugün de dağıtmaya devam ediyor... Verilen yurttaşlıklardan oluşan seçmenlerin rakamları tek başına seçimin sonucunu tayin edebilecek duruma gelmiştir.

(…)

Böylesi koşullarda oluşan bir seçmen listesi zaten yasal kabul edilemez; ancak daha da vahimi yıllardır gayrı yasal olarak dıştan yapılan çeşitli müdahalelerle kendi yaptıkları yasaları bile çiğneyerek bu seçmen listeleri de şişirilmektedir...

Geçmişte birçok kez basına da yansımıştı, burada yaşamayanlara sahte adresler verilerek seçmen listelerine eklendiği tespit edilmişti. Örneğin 2000 seçimleri öncesinde Yeniçağ Gazetesinde de yayınladığı gibi TC Uyruklu İhsan Öcalan, sahte adres gösterilerek Değirmenlik Seçmen Kütüğüne kaydedilmişti. (http://www.ykp.org.cy/ybh/secim2000/belge/haber.htm) Buna benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bu nedenlerle bile yasal da olmayan bu seçmen listelerine güvenilemez de...

Ayrıca CTP'nin idarenin başında olduğu sürede aktif nüfus da 500 bini bulmuştur, bu da seçim propaganda sürecinde etkili olacaktır...

(…)

Nüfus konusu tartışılırken Yeni Kıbrıs Partisi hem sözde sol, hem de sağdan sürekli saldırı görmektedir. Yeni Kıbrıs Partisi her bir bireye önce insan olarak bakarak ve her bir insanın hakları ile özgür ve onuru ile yaşaması için mücadele eder. Ama Kıbrıs’ın kuzeyinde demografik yapının değiştirilmesi bir mühendislik sürecidir. Adanın fetih sürecinin pekiştirilmesi, Türkleştirilmesi ve Müslümanlaştırılması için Türkiye Cumhuriyeti’nin derin ve sivil yönetimleri tarafından yapılan siyasi bir harekettir. Yeni Kıbrıs Partisi bu siyasi harekete karşıdır ve bunun için mücadele etmektedir.

Dini, dili, etnik kimliği ne olursa olsun Yeni Kıbrıs Partisi’nin hiçbir birey ile sorunu yoktur…

Kimin seçmen olduğu, nüfusun tam olarak kaç kişi olduğu gibi konular netleşmeden bir seçimin demokratik ve şeffaf olduğunu iddia etmek mümkün değildir...

Yeni Kıbrıs Partisi, daha önce de öneriler ortaya koymuştu, bu yöndeki tavrında ısrarcıdır.

Bugünkü koşullarda, bir antlaşma yapılıncaya kadar 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti yurttaşlığı olanların seçme ve seçilme hakkı olmalıdır.

Kıbrıs sorununun çözümü ancak Kıbrıslı Türk ve Rumlar arasında yapılacak bir federasyon antlaşmasıyla olasıdır. Onun için Kıbrıslı Türklerin sayısından fazla Türkiyelinin yurttaş yapılmasıyla nüfus yapısının değiştirilmesi, yapılacak olan bir federasyonun Türkiye ile yapılması demek olacak ki böyle bir durumu Kıbrıslıların kabul etme olanağı yoktur.

Türk askeri ve Türkiye’den taşınan nüfus, sorunun en zor çözülecek parçalarıdırlar ve yeni yurttaş yapılması antlaşmayı zora sokmaktadır.

1974 sonrası uluslararası hukuka aykırı olarak TC den taşınanlara verilen tüm yurttaşlıklar, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti yurttaşlık hakkını evlilik ve Kıbrıslılarla evlilikten doğum ile elde edenler hariç, iptal edilmelidir.

Nüfus taşıma işlemi durdurulmalı, Kıbrıs’ın kuzeyine taşınan nüfus, insan hakları da gözetilerek, kademeli olarak hemen azaltılmaya başlanmalıdır.

Ayrıca uluslararası gözlemciler kontrolünde bir nüfus sayımı da hiç geciktirilmeden en kısa sürede yapılmadır.

Yeni Kıbrıs Partisi, bu görüşleri çerçevesinde yıllardır mücadele etmektedir, mücadelesini bu temelde sürdürmeye devam etmekte de kararlıdır.”



Seçime seçim diyebilmek için ne yapılmalı?

Yine daha önce gündeme getirdiğimiz, geçen sene Olağanüstü Kurultay Kararımız ile “Seçime seçim diyebilmek için ne yapılmalı?” özetlediğimiz önerilerimizi de hatırlatırız;

“Siyasi partilerin serbest çalışmalarına olanak verme açısından, “seçime seçim diyebilmek için;

a. Devletin, yönetimin “milli” diye tanımlayıp, böylesi bir politikayı savunması önlenmelidir,

b. Dezenformasyon suç olmalı ve cezası ile kimin bu suçu izleyeceği tanımlanmalıdır,

c. Savcıların başsavcı izni olmadan görev yapmalarını engelleyen uygulama yasayla değiştirilmeli ve onların bu yasağı izlemelerine olanak tanınmalıdır,

d. Savcıların bu görevlerini yapmak için poliste görev bölümü ele alınıp olanak yaratılmalıdır,

e. Parti ve seçim yasası değiştirilmeli ve partilerin alabileceği yardımlar izlenecek şekilde düzenleme yapılmalıdır,

f. Okullarda ve eğitim yerlerinde partiler aleyhine propaganda yasaklanmalı ve partilerin işlevleri tanıtılmalıdır,

g. Kıbrıslıların iradesinin yansımaması ve Türkiye’nin kontrolünde bir yapının korunması için TC’den taşınarak artırılan nüfus ve seçmen durumu yeniden düzenlenmeli. Uluslararası gözlemciler ve şeffaf metotlarla, Kıbrıs Cumhuriyeti kayıtları da kullanılarak tam şekli ile nüfus yapısı ortaya çıkarılmalı, uluslararası andlaşmalar göz önüne alınarak seçmenler belirlenmelidir.”



Sonsöz

Usulde farklı olsalar da Talat ve Eroğlu arasında özde fark yoktur bu nedenle birinden diğeri seçme diye bir tercih de YKP açısından düşünülemez…

Böylesi bir noktada YKP’nin mücadele için hangi yollarla seçenek yaratacağı önem kazanmaktadır. Önümüzdeki bir ay içinde YKP Kıbrıs’ın her iki yanında yapacağı toplantılarla, üyeleri, sempatizanları ve parti dostları ile çeşitli platformlarda bir araya gelerek bunun cevaplarını arayacak…

Ancak Kıbrıs’ta Kıbrıs’ın ve Kıbrıslıların tüketilmesinde önemli evreye gelindi. Taksimin kalıcılaştırılması sürecinde önemli bir aşamaya geldik.

Şimdi yaşamın her alanına sanal veya fiziki BARİKATLAR kurup direnme, taksimcilere karşı GEÇİT YOK sloganlarını yükseltme zamanıdır…

Şimdi sokakları yeniden kazanma zamanıdır…

Şimdi sahte seçenekler arasında tercih yapma değil, kendi seçeneğini yaratma mücadelesidir…

Ama her şeyin ötesinde hala kazanmak için umut var; hem de statükocuları ürpertecek kadar UMUT VAR…

Şimdi umudu BARİKATLARda büyütme zamanıdır…

YKP Yürütme Kurulu
10 Şubat 2010

~~~~~~~~~

Wednesday, 13 January 2010

ARGASDİ'nin 17. Sayısı Çıktı!


Baraka Kültür Merkezi tarafından üç ayda bir yayınlanan “Argasdi” isimli derginin on yedinci sayısı piyasaya çıktı.

Argasdi’nin Ocak-Şubat-Mart aylarını kapsayan bu sayısı, ülkemizin kısa bir 2009 yılı değerlendirmesi ile okuyucuya sunuluyor. Son aylara damgasını vuran kültürel, sanatsal ve politik gündemlerin ele alındığı dergide, Göç Yasası’na karşı verilen mücadeleleri yorumlayan makaleler, Kıbrıs Yıldızı yarışmasının eleştirisi ve Devlet Tiyatroları’nın Aykırı İkili adlı oyunu hakkında bir değerlendirmenin yanı sıra şiir, kitap tanıtımı ve karikatür sayfaları da yer almakta. Argasdi’nin sürekli sayfalarından olan “Memleketin Ahvali”nde; domuz gribinden tarih kitaplarına, Karpaz’daki çevre katliyamından Kıbrıs ağzının yasaklanmasına kadar çeşitli konular kısa haberler şeklinde bulunuyor. “İnsanların Hikayesi-Köylerin Tarihi” başlıklı bölümde Luricina köyü işlenirken, “Bellek” sayfalarında Hırant Dink anılıyor. Argasdi’nin onyedinci sayısında okuyucu ile buluşan yeni bir bölüm ise “FeministİZ” adını taşımakta. Toplumsal cinsiyet eşitliği bakış açısıyla hazırlanan sayfalarda makale, haber ve ropörtajların yanı sıra “Medyayı İzliyoruz” ve “Çalar Saat” gibi çarpıcı köşeler de bulunuyor.

Dosya konusu olarak “Şiddet”in ele alındığı dergide, şiddet kavramı çeşitli boyutlarıyla işlenmekte. Sanatta, medyada, okulda varolan şiddetin ele alındığı yazılar, doğa ve hayvanlar üzerindeki şiddeti işleyen, toplumsal cinsiyet temelli şiddeti sorgulayan, anti şiddet olarak pasifizmi, yoksulluk olarak şiddeti ve devrimci şiddeti anlatan makaleler dosyayı oluşturmakta.

Okur katkısının, bu sayıdan itibaren 5TL olarak belirlendiği Argasdi, gazete bayilerinden ve Baraka Kültür Merkezi lokalinden temin edilebilir. Daha fazla bilgi için http://www.baraka.cc adresi ziyaret edilebilir.

İÇNDEKİLER
Sayfa 2 – 2009 Biterken Kısa Bir Değerlendirme, Argasdi Hammaliye Kurulu
Sayfa 3 – Fidanlar Ağaca Ağaçlar Ormana, Barış Yalçın
Sayfa 4 – Memleketin Ahvali, Merter Refikoğlu
Sayfa 6 – Göç Yasası’na Hayır!, Aziz Güven
Sayfa 7 – Popstar ve Müzikasimilasyon, İsmail Özuçar
Sayfa 8 - Kütüp-ha!-ne?; Komünist Manifesto, Nazen Şansal
Sayfa 9 – İnsanların Hikayesi Köylerin Tarihi, Besim Baysal
Sayfa 10 – Feminist İZ
Sayfa 12 – Aykırı İkili ve Kıbrıs Türk Devlet Tiyatroları, Nazen Şansal
Sayfa 13 – Şiir, Hasan Yıkıcı
Sayfa 14 – Bellek Dünya; Hrant Dink, Merter Refikoğlu
Sayfa 15 – Bellek Kıbrıs; Makarios, “Başka Bir Aday Yok”, Besim Baysal
Sayfa 16 – Baraka’dan Kısa Kısa, Şifa Alçıcıoğlu
Sayfa 18 – Liseler Bizimdir
Sayfa 19 – Dosya: Şiddet
Sayfa 20 – Sanat ve Şiddet, Serdar Durukan
Sayfa 21 – Güvenlik Paranoyası ve Şiddet Sektörü, Şifa Alçıcıoğlu
Sayfa 22 – Devlet ve Şiddet, Hasan Yıkıcı
Sayfa 23 – Şiddet ve Okul, İsmail Özuçar
Sayfa 24 – Toplumsal Cinsiyet Temelli Şiddet, Başak Önel
Sayfa 25 – Doğa ve Hayvanlar Üzerinde Şiddet, Nazen Şansal
Sayfa 26 – Anti Şiddet: Pasifizm, Besim Baysal
Sayfa 27 – Yoksulluk Olarak Şiddet, Münür Rahvancıoğlu
Sayfa 28 - Medya Şiddet İle Ne Yapar?, Hasan Yıkıcı
Sayfa 29 – Uluslararası Şiddet: Emperyalizm, Mustafa Keleşzade
Sayfa 30 – Devrimci Şiddet ve Meşruluk Üzerine, Eyyüp Sabih Benzetsel
Sayfa 31 – Parmak İzi, Ömer Tatlısu

Tuesday, 29 September 2009

Ζήτω! Yaşasın! Yes to Goth!



Alba Zapatero, 13, Laura Zapatero, 16
...Y Viva España!

Ζήτω! Yaşasın! Yes to Goth!

* * *

Goth Ideology
{from wikipedia}

Defining an explicit ideology for the gothic subculture is difficult for several reasons. First is the overwhelming importance of mood and aesthetic for those involved. This is, in part, inspired by romanticism and neoromanticism. The allure for goths of dark, mysterious, and morbid imagery and mood lies in the same tradition of Romanticism's gothic novel. During the late 18th and 19th century, feelings of horror, and supernatural dread were widespread motifs in popular literature; The process continues in the modern horror film. Balancing this emphasis on mood and aesthetics, another central element of the gothic is a deliberate sense of camp theatricality and self-dramatization; present both in gothic literature as well as in the gothic subculture itself.

Goths, in terms of their membership in the subculture, are usually not supportive of violence, but rather tolerant. Many in the media have incorrectly associated the Goth subculture with violence, hatred of minorities, and other acts of hate. However, violence and hate do not form elements of goth ideology; rather, the ideology is formed in part by recognition, identification, and grief over societal and personal evils that the mainstream culture wishes to ignore or forget. These are the prevalent themes in goth music.

The second impediment to explicitly defining a gothic ideology is goth's generally apolitical nature. While individual defiance of social norms was a very risky business in the nineteenth century, today it is far less socially radical. Thus, the significance of goth's subcultural rebellion is limited, and it draws on imagery at the heart of Western culture. Unlike the hippie or punk movements, the goth subculture has no pronounced political messages or cries for social activism. The subculture is marked by its emphasis on individualism, tolerance for diversity, a strong emphasis on creativity, tendency toward intellectualism, and a mild tendency towards cynicism, but even these ideas are not universal to all goths. Goth ideology is based far more on aesthetics and simplified ethics than politics.

Goths may, indeed, have political leanings ranging from left-wing to right-wing, but they do not express them specifically as part of a cultural identity. Instead, political affiliation, like religion, is seen as a matter of personal conscience. Unlike punk, there are few clashes between political affiliation and being "goth". Similarly, there is no common religious tie that binds together the goth movement, though spiritual, supernatural and religious imagery has played a part in gothic fashion, song lyrics and visual art. In particular, aesthetic elements from Catholicism often appear in goth culture. Reasons for donning such imagery range from expression of religious affiliation to satire or simply decorative effect.

While involvement with the subculture can be fulfilling, it also can be risky, especially for the young, because of the negative attention it can attract due to public misconceptions of goth subculture.

http://en.wikipedia.org/w/index.php?title=Goth_subculture&oldid=316468167

* * *
~~~~~~~~~~~~

Mitchel Cohen wrote:

Who ARE these young people, the ones you call "Goths"?
Are they people you know?
M.
---------------

Howdy,
Thanks for the question - it's a good opportunity to clarify.

Laura and Alba are the daughters of Spain's Prime Minister, José Luis Rodríguez Zapatero.

There are laws in Spain forbidding any publicity about the girls, in order to protect their privacy and to protect them from exposure to the twisted hostilities that often accompany politics.

The "scandal", on the surface, is that the White House violated all laws by publishing the girls' photos without checking in with anyone, prompting the Spanish Government to request a withdrawal - which the US Gov't acted on, but too late. By then, the photos had gotten spread all over the Press and online media.

But the real thing is that what was revealed by the photos for the first time in public is that Laura and Alba are Goths! - at least in this phase of their path as young people who are growing and naturally exploring various identities. Goth is a cultural identity that is seen as totally subversive and "repugnant" by the aesthetic standards of the ruling class in the Mediterranean regions of southern Europe.

Here's some interesting commentary relating it to the US President's girls, Sasha And Malia Obama:
"What If Sasha and Malia Were Goth?"
http://brightcoast.wordpress.com/2009/09/28/what-if-sasha-and-malia-were-goth/

Petros
~~~~~~~~

What If Sasha and Malia Were Goth?
Posted by demkid on September 28, 2009

That’s a silly question of course, since everyone knows only rich, spoiled white kids end up following that subculture. For instance, take Laura and Alba Zapatero, daughters of the Spanish prime minister. Apparently, they had never had pictures published of them previously, either in print or online, due to a Spanish law prohibiting the media from doing so. Of course, this all changed once the Zapatero Family recently posed at the White House with the President and First Lady, and the picture was posted on the State Department’s Flickr page: Nice Boots!


The Spanish government got the State Department to remove the photo and made sure that the state-owned news agency wouldn’t distribute it. Of course, this all probably wouldn’t be such a big deal if it wasn’t for the Spanish media ban. Here in the United States, the press has generally respected the wishes of the various First Ladies when it’s come to their children. I think the current White House occupants generally are taking the right approach:

White House press secretary Robert Gibbs recently said that the administration would permit press access to the Obama children when they are part of “official events with the president and first lady,” but added that “there should be a wide berth of privacy extended to the family” when they’re alone or doing something as a family. He added that the White House’s Flickr photos of the children exist to control the paparazzi market for pictures of the Obama children, the youngest to occupy the White House since John and Caroline Kennedy, who were also fiercely guarded.

Then again, Sasha and Malia haven’t quite reached the age of wild teenage expression. Assuming President Obama is re-elected, we’ll get to see the majority of the girls’ teenage years. I seriously doubt that there will be any major news stories resulting from their choice of fashion, but I could be wrong. Goth just might be their thing!

~~~~~~~~~~~~~

Sunday, 9 August 2009

Sarkis Amcayı uğurladık

From:
Istanbul IndyMedia
http://istanbul.indymedia.org/news/2009/08/257191.php

Sarkis Amcayı uğurladık

gönderen: bbm Friday, Aug. 07, 2009

93 yaşında aramızdan ayrılan komünist yazar, şair, marangoz Sarkis Çerkezyan ailesi, dostları ve yoldaşlarının katıldığı bir törenle uğurlandı.


Sarkis Amcayı uğurladık

93 yaşında aramızdan ayrılan komünist yazar, şair, marangoz Sarkis Çerkezyan ailesi, dostları ve yoldaşlarının katıldığı bir törenle uğurlandı. Sarkis Amca için ilk tören Kumkapıdaki Meryem Ana Kilisesinde yapıldı. İkinci tören ise Balıklı Ermeni Mezarlığında gerçekleşti. Yazarı sevenlerinin çiçeklerle uğurlamasının ardından kısa bir konuşma yapan oğlu Gazaroz Çerkezyan törene kataılan herkese teşekkür ederek, "Babasının kendilerine insan sevgisini, halkların kardeşliğini öğrettiğini" söyledi. Gazaroz Çerkezyan, konuşmasını "bugün çok mutluyum, çünkü babamın yorgun kemikleri anamın kucağında, Hrant'ın yanındadır. Güle güle baba, iyi insan, dost, koca komünist" sözleriyle bitirdi. Yoldaşları onu son yolculuğuna TKP marşıyla uğurladı.

Sarkis Çerkezyan Kimdir?

Sarkis Varbed (Usta), marangoz Sarkis, Sarkis Çerkezoğlu ya da Çerkezyan... Ayaklı ansiklopedi, yaşayan tarih, koca çınar. 94 yaşında bir heybetli adam o... Doğru dürüst yaşamış bir bilge, sıkı bir komünist ve en "kötüsü" de pek bir Ermeni... Kimselerden duymadım ondan duyduğum Adana Ağıdı'nı ben... Hem de baştan sona eksiksiz... O kadar Ermeni yani!

"Dünya Hepimize Yeter" kitabında anlattı o koca çınar 90 yılını.

"91 yılda neler gördüm, neler...Her şey değişti ama iktidarlardaki İttihatçı kafa hiç değişmedi. Birinin bıraktığı yerden öbürü devam etti. 'Güzel günler göreceğiz çocuklar' demişti Nazım, ama o da o günleri göremeden gitti Moskova'da. Vaziyet böyle, ister ağla ister gül."

1916 Halep doğumlu Çerkezyan'ın ailesi 1915'te Tehcir Yasası'yla Suriye'ye "göçtürülmüş". 1918'de ise baba memleketine, Konya-Karaman'a "göçmüş". Koca bir dönemin, hatta bir tarihin yaşayan bir tanığı o. Cumhuriyet ilan edildi, Varlık Vergisi "kondu", 6-7 Eylül "oldu", Atatürk "öldü", (sanal-gerçek) darbeler oldu, Sarkis Amca vardı. En yakından gözlemledi olanları; içinden, en içinden hem de. Bizim tarih dersinde hatmettiğimiz 'inkılaplara' o, bizzat şahit oldu. 1965'te TİP'e girdi. Atılım Gazetesi'ni 4 yıl Gedikpaşa'daki marangozhanesinde gizli saklı çıkardı. İki oğlunu üniversitede okuttu. Her gün bir paket sigara içer. Eşi Ağavni Mayrig/Kuyrig (ki başlı başına ayrı bir yazı konusudur) 2000 yılında aramızdan ayrıldığından beri, Sarkis Amca Kumkapı'daki eski evinde tek başına yaşıyor.

Onun sözünün başladığı yer, bizim sözümüzün bittiği yer oluyor adeta.

"Uzun bir hayat, 91 yaşındayım. Birçok insanın anlatılanlardan öğrendiklerini ben yaşayarak gördüm. Kimseden, kulaktan dolma bir şey yok. Babamlar Tehcir'de Suriye'ye gitmiş. Ben orada doğmuşum. 1918'de yeniden Karaman'a geldiğimizde, koskoca bir banker olan babamın iki paket tütün alacak parası kalmamış. Annem bizi okutmak için İstanbul'a geldi babamı bırakıp. Temizliğe gitti, basamak sildi, ama olmadı. 7. sınıfta bıraktım okulu parasızlıktan. Sınıf birincisiydim... Konya Ereğli'ye geri döndük. Akrabamızın yanında marangozluğa başladım."

Hepimizin hayalleri vardır. Kimimizinki basit, kolay elde edilebilir ama üşengeçliğimizden ya da tembelliğimizden olsa gerek, ömür boyu hayal olarak kalıverir. Kimimizinki ise gerçekten hayal olmaya mahkumdur. Sarkis Amca'nın hayali ise...

"Havacılığa tutkundum. Hâlâ da bir uçak görsem kaybolana kadar seyrederim. Çok istememe rağmen almadılar beni İnönü Planör kampına. Belki de helikopteri ben icat edecektim kim bilir?"

II. Dünya Savaşı boyunca 48 ay askerlik yaptı Sarkis Amca. Döndüğünde babasız bir hayat bekliyordu onu. 1946'da İstanbul'a gelmiş annesi ve kızkardeşiyle... 1953'te ise hayatını Ağavni Mayrig'le birleştirmiş ölüm onları ayırana dek....

Ve söz yine Sarkis amcada:

"Varlık Vergisi, Aşkale Sürgünü, 6-7 Eylül... Ne pislikler gördük (...) 1955'te 'Ben Atatürk'ün çırağıyım' diyen Celal Bayar yaptı 6-7 Eylül'ü. 'Atatürk'ün Selanik'teki evi bombalandı' dendi. Her yer karıştı. O zaman Yedikule'ye yeni taşınmıştım, Ermeni olduğumu bilmiyorlardı. Eve gittim, bir Türk bayrağı astım. Anneme de Müslüman kadınlar gibi beyaz başörtüsü bağlattım. Kapının önüne oturdum anneme de bir kahve yaptırdım, içiyorum... Kıyamet kopuyor, evler yağmalanıyor. Herkes koltuğunun altında 'ganimetlerle' koşuşturuyor. Saat 1'e kadar devam etti böyle. Bu sırada yanıma gelen bir yüzbaşı, 'Delikanlı tebrik ederim. Kahvenin tadını çıkaracak günü ve saati iyi seçmişsin, her Türk sizin gibi olmalı' dedi. Onlar gittikten sonra girdim içeriye, ev başıma yıkılıyor sanki...

"İki halkın birbirlerine düşman olması baştakilerin marifeti. Komünist oldum, iki halkın yararına olduğunu düşündüğüm şeyleri yaptım. Halklarımızın benzer acılar yaşamaması için uğraştık. Emeklerin boşa gitmediğini düşünüyorum."

Bunca acıya şahit hayat hikayesi, biz "kanıbozuk" Ermeni'lerin, en çok da gurbette yaşayanlarımızın burnunun direğini sızlatan bir söylemle devam ediyor:

"Bu memlekette doğduk. Bu memleketin insanıyız. Ermenistan'a gittim, burası burnumda tüttü. Varlık Vergisi de aldılar, 6-7 Eylül olayları da oldu. Bu işleri yapan insanlar var Türkiye'de. Şimdi bile yaparlar fırsatını bulsalar. Zihniyet değişmedi ki... Hrant'ın öldürülmesi de ortada işte. Ne yaptı da bu adamı öldürdüler? (Duvardaki resmi gösteriyor) Bunlar Ermeni aydınları, 287 kişi, Türkiye'de öldürüldüler. Kuduz köpek toplar gibi topladılar, öldürdüler. 1915-16 olaylarını İttihatçılar yaptı."

Ve Hrant Dink... Agos'u ara sıra ziyaret ettiğini anlatarak devam ediyor Sarkis Amca:

"Hrant'ı orada görürdüm. Özgür düşünen bir insandı. Yazık oldu çocuğa. Memlekete zararlı bir adam değildi. 'Türklüğe hakaret etmiş'! Nereden çıkarıyorlar bunları? Biraz muhalefet yaparsan götürüyorlar seni işte. Bunu yapanlar kılıfını hazırlamıştır. Kafaya koymuşlar adamı ortadan kaldırmayı, kime anlatacaksın meramını? Yalnız Hrant değil ki! Kaç tane Türk gazeteci de öldürüldü. 91 yıldır hiçbir şey değişmedi. Görüyorsunuz iktidarlardaki zihniyet hep aynı. O eski İttihatçı kafa. Talat'ı, Enver'i Niyazi'si... İsmet İnönü ve Celal Bayar da İttihatçıydı. Birinin bıraktığı yerden öbürü başlıyor, mantık aynı. Fırsatı buldular mı yine aynı pislikleri yapıyorlar. 1900'lü yılların başında bu coğrafyada 166 Ermeni okulu varmış. Şimdi kaç tane kaldı? Bu kadar okulu olan bir halk şimdi nerede?"

Hrant Dink'in öldürülmesinin Ermenileri çok üzdüğünü anlatan Sarkis Amca, Ermenileri ne kadar iyi tanıdığını şu ilk cümlesinde gözümüze sokar:

"Üzülürler ama ayaklanacak değiller ya. 'Onlar öldürdü biz de seni öldürelim' diyecek halleri de yok. Ama bu Türkiye için iyi olmadı, AB işi bitti. Avrupa'nın kapısı kapanınca bizimkiler dönecek İslam Birliği'ne" diye tamamlıyor sözlerini, biraz düşünceli...

* * *

Şimdi de kendi ağzından ve kitabından uzun uzun okuyalım, dinleyelim Sarkis Amca'yı biraz...

Ailem 1900'ün başlarında Kayseri Talas'tan Karaman'a yerleşmiş ve yaşamaya başlamış. Karaman'da ticaret yapıyorlarmış. Bir gün Karaman'a bir adam gelmiş ve kiliseye herkesi toplamış. "Herkes malının, canının güvenliği için bazı tedbirler alsın. Ne yapabilirse onu yapsın," diye birtakım önerilerde bulunmuş. Amcam o zaman çok ağır bir adam. Gelip konuşma yapan adamı, "Bu namussuz memlekette fesat çıkarıyor," diye kovmuş. 1909'da amcam Adana'da öldürülmüş. Babam 1915'te sürgüne gönderilmiş. Arabistan'a...

Yani babam her şeyini kaybetmiş bir adamdı. Bir gün otururken bana dedi ki, "Biliyor musun Karaman'da kiliseye toplayarak bizi uyaran adam var ya, o akıllıymış, biz eşekmişiz."

"Neden baba?" dedim.

"Ben isteseydim Karaman'da 500 tane Ermeni gencinin altına 500 tane at verirdim. 500'üne de 500 tane silah verseydim. Keşke öyle yapsaydık. Böyle onursuz öleceğimize şerefimizle ölürdük..." Yani babamlar, sürgünü yaşayacaklarını düşünmemişler bile. Öldüğü günlerde iki paket köylü tütünü alacak parası yoktu. O ki bir zamanlar 57 bin sarı liranın sahibiydi. Bu bankerlik belgeleri halen elimde.

Ben okuyamadım. Tahsili yarıda bıraktım. İstanbul'a geldim, çalıştım, marangoz oldum. Ereğli'ye gittim. Biraz şiir yazdım, biraz resim yaptım. Ama bunlarla geçinilmiyordu. Babamın ise bir işi yoktu. Akrabaların yanına gidiyordum. Marangozluğu öğrendim. Öğrendim derken, işte akşam cebime iki paket tütün alıp eve giderdim. "Aferin oğlum. Benim de hiç tütünüm kalmamıştı" derdi. Halbuki alacak parası yoktu. Bunlar ailemizde hep yaşanmış şeyler. Ne yapmıştı bu adam? Suçu neydi? Kimse buna cevap veremez...

Ben bu nedenle hiçbir zaman Türk halkını suçlamıyorum. Yani genelleme yapamıyorum, ama iktidarlardan soracak çok şey var. O İttihatçılardan, o Sultan Hamit'ten... Onlar katliamların sorumlusu. Sultan Hamit yöresel katliamların mucidi. Ama İttihatçılar onun yarım bıraktığı işi tamamlamış. Üstelik de Ermeniler, Hareket Ordusu'nu coşkuyla karşılamıştı. Yeşilköy'e gidip de çiçeklerle karşılayan bir halktı. İşte Adana katliamı tam o günlere rastlar. Bu bir intikamdır. Gerici bir harekettir ve 27-28 bin kişi öldürülmüştür.

Annem Tokat'lıydı. 1910 veya 1911'de İstanbul'da Gedikpaşa Ermeni Okulu'nda öğretmenlik yapmış biriydi. Babalarını kaybedince üç kız, bir erkek kardeş geçim derdine düşmüştü. Annem Tokat Katliamı'nın şahidiydi. Tarih 1895 olsa gerek. O olayları bize şöyle anlatırdı:

"Tokat'taydık. Vur emri geldi. Babam ve amcam terziydi. Amcam sakattı ve dükkânına eşekle gidip gelirdi. Katliam başladığı zaman babam amcamı kaptı geldi, ama amcamı kapının eşiğinde kestiler... Biz kundaktaki kardeşim Aram'ı bahçe duvarlarına merdiven dayayarak kaçırdık. Kendi canımızı da böyle kurtardık. Üç kız kardeş, annem ve babamla Fransız okuluna sığınarak kurtulduk. Dört saat sürdü. Dur emri gelince padişahtan, biz okulun penceresinden beygir arabalarıyla parçalanmış insan cesetlerinin taşındığını gördük."

Burada annemin bahsettiği Aram dayım; Birinci Cihan Harbi'nde Cemal Paşa'nın yanındaymış, Yunanistan'da albay olarak öldü. Sonra İstanbul'a gelmişler. Karaman Ermeni Okulu'na öğretmen ihtiyacı olmuş. Anasını da yanına alarak Karaman'a gitmiş annem. Orada babamla tanışmış. Babamlar, oranın zengin ve iyi bir ailesi. Yaşça biraz farkları da vardı, evlenmişler. Annem, "Hiç değilse şu fakirlik bitsin dedim ve 1911'de 18 yaşında babanla evlendim," derdi. Ablam Arşaluys dünyaya gelmiş. İlk önce adını Münevver koymuşlar, buraya gelince adı Arşaluys yapmışlar. Aradan çok vakit geçmeden Arabistan'a sürgüne gitmişler. Annem, babamların bir ay sonra döneceklerine inandıkları için paralarını bankaya yatırdıklarını anlatırdı. Yukarıda o paranın belgeleri bulunuyor. Külek Boğazı'ndan geçmişler. Babaannem, sürgüne giderken Kilis'te ölmüş. Arabistan'a sürgüne gitmişler. Orada Meskene denilen yerde Aram Andonyan Efendi'yi tanıyorlar. Babam bu olayı şöyle anlatırdı:

"Çadırların arasında bir deli vardı. Kıçını ellerlerdi, deli gibi bağırırdı. O adamın kimliğini bilen yoktu. Bir gün Kayserili bir arkadaşla Fırat'ın kenarında böyle otururken baktık ki bu deli geliyor. Ben 'Deli geliyor,' dedim. Arkadaşım, 'Çerkezyan, o deli değil, bizim aydınlarımızdan Aram Andonyan Efendi' dedi. Geldi yanımıza, deli gibi davranıyor. Kayserili arkadaşı, 'Aram Efendi, böyle davranmana gerek yok. Bu arkadaş güvenilir bir arkadaştır. Sizin kim olduğunuzu söyledim,' demiş. Aram Andonyan, 'Söylemesen iyi olurdu,' diyerek oturdu. O günlerin kritiğini yaptı. Türklerin yenilgisinin kaçınılmaz olduğunu, savaşın ne kadar süreceğini anlattı. Kimliğinden kimseye bahsetmememiz gerektiğini söyledi ve yanımızdan uzaklaştı. 1918'de İngilizler Suriye'ye girdi. Mustafa Kemal Anadolu'ya kaçtı. Hatta o adam, 'Türkiye'nin kurtarıcısı bu adam olacak,' demişti. Ne ileri görüşlü adammış... Herkes Halep'e girip çıkamıyordu. Sadece askeriyenin erzağını taşıyan Ermeni arabacılar girip çıkıyordu. Aram Andonyan Efendi yanımıza geldi ve 'Söyleyin şu arabacılardan birine, beni Halep'e götürsün,' dedi. Birinin yanına verdik. Götürdü. Sorduklarında arabacı 'Halep'in yakınlarına kadar arabanın arkasında oturuyordu. Sonra baktık ki yok,' dedi."

Aradan zaman geçtikten sonra sürgün kararı kalkmış artık. Herkes gibi babam da yeniden memleketine, Karaman'a dönmek istiyormuş. O Kayseri'li arkadaşıyla karşılaşmış. Babam, Karaman'a dönmek istediğini, ancak yeni hükümetin kurulduğunu, kimden izin alacağını bilmediğini söylemiş. Kayseri'li arkadaşı, "Çerkezyan, hani seninle Meskene'de konuşurken yanımıza gelen bir deli vardı ya, şimdi senin bu işini o deli, yani<>

O günlerde hükümetin bir marifeti daha var. Sürgüne gidenleri içeri almadılar. Gelenleri bir ay içinde yeniden göndermeye çalıştılar ve "Bir ay içinde giden gider, gitmeyenin başına geleceklerden biz sorumlu değiliz," dediler. Amcamın ailesi geri döndü Suriye'ye. Ailem Karaman'a döndükten sonra, babamı Karaman'dan yine sürmüşler. Bu kez Ereğli'ye gitmiş. Orada Deli Mustafa adlı bir ağa babama sahip çıkmış. Babam da telgraf çekmiş anneme: "Ben Ereğli'deyim. Eşyalarınızı müftüye emanet edin ve buraya gelin." Babam halıya çok meraklıymış. Halıları, yatakları, bütün eşyaları müftüye emanet etmiş ve Ereğli'ye gelmişler. Gelmişler de onlar gelinceye kadar babamı Ereğli'den de sürmüşler. Ereğli'de Gökbudak ailesinin lideri Deli Mustafa ailemize sahip çıkmış. Ailesi bize kucak açmış. Babam, Ereğli'den de sürülünce kaçmış ve Toroslar'a gitmiş. Türk köylüleri babamı altı ay saklamış. Sonradan yanımıza geldi.

1932'de ablam evlenirken annemler gitmişler Karaman'a, müftüden "Kızımıza çeyiz yapacağız," diyerek eşyaları istemişler. Altlarına serdikleri yatak bizim, halılar bizim. Ama istediklerinde müftü, "Amcanızın bana borcu vardı. Ben o eşyaları ona saydım," diyerek hiçbir şey vermemiş. Müftü, amcamın İskenderun'a gittiğini ve orada kaldığını, gelemeyeceğini ve kendisini yalanlayamayacağını biliyordu. Amcam Hatay'ın ilhakında, 1939'da, Ereğli'ye geldi ve görüştük. Ben ülser nedeniyle hastanede yatıyordum. Babam amcama müftünün halı olayını anlattı. Amcam, "Ne borcu? Olsa olsa müftünün bize borcu vardır," dedi. Ardından da atla Karaman'a gitti. Bizim Karaman'da şadırvanlı bir hanımız vardı. Oraya gitmiş. Eskiler, bildikler gelip oturmuşlar etrafına. Amcam "Şu müftüye haber gönderin gelsin buraya," demiş. Amcamın Karaman'a geldiğini duyan müftü Karaman'ı terk etmiş. Amcam, Karaman'dan dönünceye kadar da gelmemiş.

Yıllar sonra Nişanca'da iki genç tavla oynuyordu. Biri bana "Bak bu senin hemşerin," dedi. Çocuk bana kimi tanıdığımı sordu. Aklıma bir tek Müftüzade Ahmet Efendi ismi geldi, onu söyledim. "Ha, halıcı mı?" dedi. Arkasından "O adam halıya öyle meraklı ki evinin içi tavan arasına kadar halı döşeli," dedi. "Döşer tabii" dedim, "o halıların sahibi, halıcılığının sermayesi biziz."

Ereğli'de artık bizim tahsil zamanımız geldi. Annem ne de olsa öğretmen geçmişi olan biri. Babamı sıkıştırıyor; bizi İstanbul'a götürsün de okutsun. Babam da biraz sert bir adamdı. Ben de biraz haşarıydım. Ara sıra döverdi beni. Gece yatarken bu tartışmalar oluyor, ben de "Şu İstanbul'a bir gitsem de şu dayaktan bir kurtulsam," diyorum. Neticede babamı ikna ettiler. O zavallı anacığım neler yapmadı? Pantolon dikti, basamak sildi, kapıcılık yaptı bizleri okutmak için. Ablam gelin gittikten sonra bizim okuma işi yarım kaldı. Ben Aram Pehlivanyan ve Ahmet Saydan'la yan yana oturmuşumdur Getronogan Lisesi'nde. Onlar devam ettiler, biz geri döndük Ereğli'ye. Çaremiz kalmamıştı. "Bir hayırsever bulalım da buna yardım etsin de okusun," dediler. Bahçekapı'da Arpacılar Camii var. Onun iki dükkân aşağısında kapının üstünde bir gözlükçü var. Bir kadın beni aldı o adama götürdü. O zaman bir lira veriyorsun bir hafta okulda yemek yiyorsun. O adam bana bir lira verdi aldık götürdük okula, bir hafta yemek yedim. Çok ağrıma gidiyordu. Dükkânın kapısının önünde geziyorum, adam görür de çağırır diye. Çağırmayınca ben giriyordum içeri. Bana neden geldiğimi soruyordu. Ben hatırlatıyordum gelme nedenimi. İsteksizce çekmeceyi açıp dilenciye verir gibi para veriyordu. Alıp okula veriyordum. O zaman hafta tatili cuma günüydü. Üçüncü hafta yine gittim adama, bana yine neden geldiğimi sordu. Parayı vermemek için "Amaan," dedi. Dükkân başıma yıkıldı sanki. Eve gittim. "Bu sene okul yok," dedim. Döndük Ereğli'ye. Okulların açılması zamanı gelince babam bizi İstanbul'a göndermeye çalıştı. Annem para olmayınca okumanın imkânsız olduğunu anlatınca babam düşündü düşündü, "Ben oğlumu okutacağım. Hem de Fransız okuluna göndereceğim," dedi. "Nasıl?" diye sordu annem. "Atımı satacağım," dedi. Annem, "Bu sene atını satacaksın, gelecek sene ne satacaksın Gazaros Efendi?" diyerek bu işin sonunun olmadığını söyledi. Babamın ağladığını hatırlarım. Kaldık ve marangoz olduk. Sonradan askere gittik. 1948'de İsmet Paşa bizi sürüm sürüm süründürdü. Askerden geldim, babam ölmüş. İstanbul'a taşındık. Arnavutköy'de ev tuttum. Bir kış boyunca eve dükkândan odun taşıdım. Dükkân Tavukpazarı'ndaydı. Tramvayla taşıdım her gün. Kız kardeşimi evlendirdik. Seneler geçti. Kumkapı'da dükkân açtım. Hayatım böyle, mücadeleyle geçti.

Ağavni

İstanbul'da yaşarken baktım ki yaşıtlarım, arkadaşlarım evlenmiş çocuklarını gezdiriyor. Bizim seneler geçmiş. Bir gariplik çöktü bana. Bir yılbaşı meyhanede içtim, kafayı buldum. Kumkapı'daki sokaklarda gezdim ve okula geldim. Duvarın üzerindeki demire başımı dayadım ve hıçkıra hıçkıra ağladım. Kimse de yok, rahatladım. Hiç unutmam. Samatya'da bir Yozgatlı'nın evine kapı takmaya gittim. Rahmetli eşim de o evde, küçük kardeşi kucağında. Birdenbire bir yakınlık duydum. Onlar da fakir bir aileydi. Oradan geçerken selamdı, bakmaydı derken nasipmiş 1952-53'te evlendik. Ben hayatta okuma yazma bilmeyen biriyle evlenebileceğimi düşünmezdim. Ama onun dışında öyle meziyetleri vardı ki o eksikliği bir şey değildi. İnsan iyisiydi. Adı Ağavni idi. 1969'da Güneydoğu'dan Ermeniler geldi. Sason civarından. Öyle bir yardım etti ki bizim hanım, hâlâ onlardan gelenler olur. Kumkapı'da oturuyordum. Evlendik. Kırk sekiz sene beraber kaldık. Sonradan ayrıldık birbirimizden. Kaybettim onu. Cenazesinde kimler yoktu ki patrik bile maiyetiyle birlikte indi ve konuşma yaptı. Patriğin sıradan bir cenazeye katılması görülmüş şey değil. Dedi ki: "Bu kadına Avrupa' dan Amerika'ya kadar herkesin borcu var." Aynen bu ifadeleri kullandı. O doğal bir komünistti. Kendinin komünist olduğunu bilmezdi ama yaşantısıyla, uygulamasıyla eşitliğe olan düşkünlüğüyle doğal bir komünistti o.

İki oğlum var, ikisi de üniversite tahsili yaptılar. Oğlumun birinden iki torunum var.

1941 Haziran ayının 10'unda askere aldılar. Ben 20 Kura Askerlik uygulamasına denk geldim. Yani, benim normal askerlik zamanımda bu uygulama da yapıldı ve 1312 (Miladi 1897) doğumlulardan 1332 (Miladi 1917) doğumlulara kadar 20 yıllık tertibi askere aldılar. Koca koca adamlar vardı asker olarak. Bunun altında İttihatçı gelenek vardır. Çünkü bizi, gayrimüslimleri potansiyel düşman olarak görürler ya, maazallah memleketi satarız! Kimler yoktu ki; mühendisi, kimyageri, doktoru... Hepsinin eline kazmayı, küreği verdiler. Kürtlere de "Siz muhafızsınız," diyerek ellerine sopayı verdiler, "Yürü lan," diyerek taş taşıttılar. Armenak Bezirciyan vardı. Ordu'lu, Robert Kolej mezunu. Bizden çok büyüktü ama bizlerle beraber geldi askere. Teyzemlere gelirdi, oradan tanırdım. O mühendis Armenak'ın sırtına sopayla vurduklarını iyi hatırlarım. "Yürü lan," diyerek el arabasıyla toprak taşıtıyorlardı.

Varlık Vergisi

Varlık Vergisi bizi etkilemedi. Neyimiz vardı ki? Babam ölmüştü, ben de Ankara'da demiryolunda askerdim o yıllarda. Aşkale'ye götürülenler trenlere doldurulmuş halde Ankara'dan geçerdi. Ankaralılar da toplanıp sirkte hayvan seyreder gibi Aşkale'ye götürülenleri seyrederdi. Hatta "Yeter artık yaşadığınız," diye laf atarlardı. Yaşlı yaşlı insanları götürüyorlardı.

Celal Bayar'ın yaptığı 6-7 Eylül. Tepeden iner gibi adını Demokrat Parti koydu ve partiyi kurdu. Halk demokrasinin ne olduğunu bilmiyor. "Batı'yı nasıl kazıklarız," hesabıyla demokrat oldular. Halk demokrat diyemiyordu ki, "Demir kırat," dedi, "Komatrik," dedi, bilmem ne dedi. Ondan sonra da Kore'ye asker gönderdi. 7-8 bin askerimiz Kore dağlarında mezarsız kaldı. Bunları üstüne basa basa yazmak lazım. Kapatıyorlar tarihi, çulla üzerini örtüyorlar. Çünkü kendileri, onların vârisleri.

Askerlik

Babamın ölüm günü ben askerdim. Güllübağ denilen tren yolunda bir yerde çadırda yatıyordum. Rüyamda babam geldi yanıma. Siyahlar giymiş. "Oo, baba gel şöyle otur," dedim. Babam bana cevap vermedi, hiç konuşmadı. Meğerse babam o gün ölmüş. Annemin mektubu kesildi. Halbuki dağın başına gitsem bile mektubu gelirdi. Bana mektup yazabilmek için bu eski yazıyı öğrendi annem. Eski yazıyla gönderdiği bazı mektupları hâlâ duruyor. İçime de doğuyordu. Mektupta soruyordum "Babam nerede?" diye. Annem cevabında "Köyden hasta geldi. Baban onunla oturuyor. Mektup yazamıyor ama imzasını atıyor," diye yazmış. Annem babamın imzasını bir taklit etmiş, aynısı. Ben buna da inanmadım. Zaten birliğe de babamın ölüm haberi gelmiş ama arkadaşlar bana söylemiyorlar. Ben "Kaçacağım, eve gideceğim. Babamı merak ediyorum," diye söyleniyorum. Bir gün Fırat Nehri'nin kenarındayız. Bölük komutanı çalıların içinden çıktı. Selamlaştık. Beni çağırdı yanına ve konuşmaya başladı: "Hayatta acılı günler de var, tatlı günler de..." Böyle daha önce hiç söylemediği laflar ediyor. "Kaçacağım, demişsin. Seni severim ama görevimi de severim. Kaçarsan seni mahkemeye veririm, askerliğin yanar," dedi. Sonra da kaçmamam için "Bizim bölük Balıkesir'e gidecek. Seni giderken Kayseri'de bırakırım. Bir hafta kalırsın. Sonra da bize yetişirsin," çözümünü önerdi. Bir süre sonra bölüğümüz yola çıktı ve Kayseri'de mola verdi. Ben komutanın yanına çıktım ve verdiği sözü hatırlattım. İzni koparttım. Sabahleyin Ulukışla'dan Ereğli'ye gittim. Bir kalaycı Kirkor vardı. Karşılaştık. O istasyona gidiyor ben şehre... Ama babamın durumunu soramadım. "Eğer babam öldüyse bu adam dönüp bana hüzünlü hüzünlü bakar," dedim. Yürürken geri döndüm, Kirkor dönüp bana baktı. Anladım. Eve girdim, babamın bir arkadaşı tenekeci Artin, bir danayı ağaca bağlamaya çalışıyor. Anam siyahlar giyinmiş. Koşup geldi. Sarıldık. İçeri girerken kapının önünde babamın ayakkabılarını gördüm. Babamı sordum, akrabalardan birinin hasta olduğunu ve babamın onu İstanbul'a götürdüğünü söyledi. Şaşırdı ne diyeceğini, yalan söylemeye çalıştı. Ben de "Yalınayak mı gönderdiniz? Babamın ayakkabıları burada," deyince annemin gözyaşları boşandı.

Askerden dönüp geldim. Marangozluğa başladım. Bizim Ereğli'nin İvriz Köyü'nde köy enstitüsü açılmıştı. Ben de oraya masalar yaptım, dolayısıyla da enstitüye gidip gelirdim. O hareketi yerinde izledim. Genç köylü çocukları, saçları kısa kesilmiş köylü kızları, ayaklarında kalın postallar, erkek arkadaşlarıyla şehre yürüyerek gidip gelirlerdi. Binalarını kendileri yapıyorlardı. Mandolin çalıyorlardı. Köyle, halkla ilişki kurabiliyorlardı. Ama iktidarların bu hoşuna gitmedi. Önce bazı dedikodular çıkarıldı. Sonra da kapatıldı. Onları kapattılar ki imam hatipleri açsınlar. Bunu aydınlar da görmüyor. O güzelim hareketi boğdular. Yeniden bu yönde adım atılması lazım. "Türk çocuğu Müslüman olursa komünizme karşı olur," dediler. Şimdi de şeriatçılarla uğraşıyorlar. Türkeş, "Benim militanlarım güvenlik güçlerinin yardımcıları," diyordu. Şimdi hepsi çete oldular.

"Bu kadar büyük acıları çocuklarımız unutursa, bütün dünya bizi ayıplasın"

Avedis Aharonyan vardır. 1918 Ermenistan Cumhuriyeti kurulduğu zaman Dışişleri Bakanlığı yaptı. Hatta Türkiye'yle bazı anlaşmalar imzalamaya gelmiştir. Onun Türkçe'ye "Fedailer" adıyla çevrilen bir kitabı var. O kitapta bir Kör Âşık var. Her dizesinin arkasında "Bu kadar büyük acıları çocuklarımız unutursa bütün dünya bizi ayıplasın," diyor. Aslında Türk okuru Ermeni edebiyatına çok uzak kaldı. Bir gün Karagözyan Yetimhanesi'nin salonunda Hagop Mintzuri ile ilgili bir toplantı vardı, Aziz Nesin de gelmişti oraya. Dedi ki, "Bu Hagop Mintzuri'yi biz tanımıyoruz. Ama kabahat da bizim değil, sizindir. Siz tanıtmadınız bize..."

Ama düşünebiliyor musunuz, 287 tane aydınını kaybeden bir halk, o çekingenliğin, yılgınlığın içinde yaşadı. Yeni yeni bir çığır açıldı.

Ne düşünürüm biliyor musun? Anadolu insanıyız. Amerika'ya gittim 1987'de. Washington'a pikniğe gittik. Bir sürü insan toplandı geldi yanıma. Koklayacaklar neredeyse. Çünkü biz Türkiye'den gelmişiz. Kimisi Harputlu, kimisi bilmem nereli. Herkes kayıplarını arıyor. "Şöyle bir isim duydun mu?" diye soruyor. Bu çok acı bir duygu. Bir arkadaşım var, kendisi emekli bir albay. Onunla konuşurken bana asılan Levon Ekmekçiyan'ı sordu. Ben de "Bu adama hem acıyorum hem kızıyorum," dedim. Türkiye'ye gelip iki tane Türk öldürünce sanki Türkiye batacak. Zavallılığına acıyorum. Ama biliyor musun, bu adam Anadolu insanı. Muhacirlikten sonra bu adamları sokmadılar Türkiye'ye. İçeriye almadılar. Çünkü malları filan hep kapışılmış. Herkes sahiplenmiş malları. Gelince malını isteyecek, o yüzden gelemezsin dediler. Arabistan filan Ermeni kaynıyor. Gelenleri de geri gönderiyorlar, gitmeyenler de babam gibi oldu. "Nasıl düzelir bu iş?" diye sordu. "Çaresi var ama onu yapacak yapıda insan yok Türkiye'de. Herkesin aklı bir karış havada... Eğer birisi çıkıp da kanun çıkarsa, 'Şu tarihe kadar burada yaşayanların çocukları, torunları Türkiye vatandaşı olabilir,'diye, bakalım geliyorlar mı gelmiyorlar mı?" dedim. Emekli albay arkadaşım, "Gelirler mi Sarkis?" dedi. "Bir deneyin. Ben o hasreti gördüm" dedim. Bir tanesi geldi, Van'da otel açtı. Herifin başına gelmedik kalmadı.

Koca bir tarihin üzerine çul örtmek istiyorlar. Hitler Yahudilere bu işi yaparken "Türkler yaptı Ermenilere, kim hesap sordu?" deyince bizimkiler karşı çıkıyor "Hitler böyle bir şey söylemedi," diye. Ben hatırlıyorum dediğini.

6-7 Eylül

6-7 Eylül'de büyük oğlum kundaktaydı. Yedikule'de oturuyordum. Yeni taşınmıştım, bir Ermeni aileden yeri kiralamıştım. Gençağa Caddesi üzerinde otururduk biz. Kumkapı'da dükkânım vardı. Bütün vilayetlerde mitingler yapıldı. Nutuklar atıldı. Radyolar bangır bangır bağırdı. "Palikarya geliyoruz," filan diye bir kamuoyu oluştu. Karaköy'de Tünel'in karşı sırasında birbirine yakın iki dükkân yapıyordum. Akşam gazeteleri "Atatürk'ün evine bomba atıldı," diye yazdı. Zaten kamuoyu oluşmuştu. Ben Kumkapı'ya dükkânıma geldim. Köşede dükkânın üzerinde Demokrat Parti vardı. Tevfik Bey, meydanda halkı tahrik ediyordu. Hızla eve gittim. Köşe başında bir hareket de başlamıştı. Eve girdim. Annem "Ne o yahu, bunlar yine kudurdu," dedi. Ben "Aman sus," dedim. Hemen bir bayrak uydurduk astık. Anneme de "Sen de Müslüman karısı gibi örtün," dedim. Karıyı da "Sen çocuğu al, yukarı çık, gözükme," diyerek üst kata gönderdim.

Yeni taşınmış olduğum için mahalleli beni tanımıyor. Tek güvencem o. Bayrağı asınca çıkıp sokak kapısına oturdum. Yanıma da ufak bir kamam vardı onu aldım. Karıya kıza da saldırmaya başlamışlardı. Öyle bir şey olursa kapıyı kapatıp içeride işlerini bitireceğim, niyetim o. Kırıp dökmeye başladılar. Üç kişi benim evin önüne geldiler. Konuşurken sarkık bıyıklı biri bizim evi gösteriyor. Anladım, o semtin adamı. Hıristiyan evlerini gösteriyor. Hemen gittim, adamın omzuna elimi koydum. "Ne oluyor?" dedi. "Üçünüzün arasındaki konu, bu evdir. Bu evin sahibi Ermeni'dir. Şimdi yazlıktadır. Ama size hatırlatayım ki bu evde şimdi ben oturuyorum," dedim. Bana "Sen kimsin?" diye soramadılar. Gittiler.

Bir süre sonra bir genç geldi. Eve bakıyor filan. "Ne bakıyorsun?" diye sertçe çıkıştım. "Burası gâvur evi," dedi. Onu da "Hadi lan oradan, aşağıda ben oturuyorum," diye küfrederek kovaladım.

Kırdılar, döktüler. Karşı evden bazı Rum kadınlar sokağa kaçtılar. Başka evlere girdiler. Bir grup amele, kendi yaptıkları binayı söktü. Akşam oldu, gece oldu, saat 1'de Yedikule'ye giderken yol üzerindeki kiliseyi ateşe verdiler. Kıvılcımlar bizim eve geliyor. Sinirler gergin. Sakin olmak durumundasın. Bir de baktık ki askeriye köşe başından düdük sesleriyle müdahale etti. Yağmacıları başıma toplamıştım. Annem kahve pişirmişti. Kahve içiyorduk. Bizim ev iyice girilmez olmuştu. Yağmacıların kiminin koltuğunun altında makine kafası, kiminin halılar, kiminde de bilmem ne; düdüğü duyunca oraya buraya kaçışmaya başladılar. Biri de bizim eve girmeye kalktı. "Çık ulan!" diye attım bunu dışarı. O da şaşırdı. O ana kadar kahve yapmışım, su vermişim, şimdi evime sokmuyorum. Bir yüzbaşı geldi üç askerle. Elimde kahve fincanı vardı. "Delikanlı sizi tebrik ederim," dedi, "tam kahvenin tadını çıkaracak zamanı bulmuşsun. Her Türk sizin gibi olmalı... Ama artık askeriye müdahale etti, lütfen kahvenizi içeride için."

"Ben bu ülkede olmanın acısını çektim"

Ben eve girdim ama bütün bina başıma yıkılıyor. Hem öfkeliyim, hem üzüntülüyüm, hem de sakin olmak zorundayım. O gün şöyle düşündüm: "Dünyada başka yerler var ki oralarda çocuklar başlarını yastıklarına koymuşlar, hiçbir tehlike duygusuna kapılmadan huzur içinde uyuyorlar. Öyle bir ülkenin hasretini çekiyorum ben. Ben bu ülkede olmanın acısını çektim."

Yurtdışı

1973'te benim Sovyetler Birliği vatandaşlığı emrim geldi. Ama çevremdeki insanlar "Bizi, davayı yarım bırakıp gidiyorsun," diye çok söylendiler. Velhasıl olmadı. Ben burada mücadele sürerken Sovyetler Birliği'ne gitmeyi kaçma gibi, bir utanç gibi gördüm. Senelerce konsolosluğun önünden geçerken bir suçlu gibi geçtim. Müracaat etmiştim, onlar da kabul etmişti. Çocuklar ufaktı, orada okuyabilirlerdi. Gitsek olurdu. Ama biz de burada partiliydik. Çevrede tanınmıştık. Emeğim vardı. Helali hoş olsun, ne yapabildiysek... Yine de unutulmadık...

Yaşamım boyunca Türkçe bir ad kullanmadım, öyle bir şey olmadı hiç. Hep Sarkis oldum. Ama partide, illegalitede bir adım vardı.

"Her şeyi Türk yaptınız, solu bari 'Türk Solu' yapmayın!"

Türkiye'de iktidarlar açısından Ermenilik ayrı bir şeydir. Hâlâ öyle.

"Kanun nazarında bütün vatandaşlar eşittir," bunların hepsi palavra. Bir tane çöpçü yok, bir devlet dairesinde memur yok. Atatürk, sembolik olarak bir Rum, bir Yahudi, bir Ermeni'yi TBMM'ye sokardı. O da göstermelik bir şeydi. Şimdi o da yok. Solcularımız bile yaptı bu ayrımı. Mihri Belli, "Türk Solu" dergisine yazı yazmamı istedi benden. "Kırk yıllık İtalyan Pirelli'yi alıp Türk Pirelli yaptınız. Philips'i alıp Türk Philips yaptınız. Solu bari Türklüğe mahkûm etmeyin" dedim ve yazmadım. Ben bir zamanlar planör kursuna yazılmak istemiştim. Havacılığa çok meraklıydım. Beni Ermeni olduğum için almadılar. Düşün ki ben 1932'de helikopter tasarlamıştım. Ama ben meslek sahibiydim. Böyle herhangi bir başvuruda bulunmadım. Ama başvuruda bulunsaydım da olmazdı, çünkü örneği yok. Hâlâ yok. Ermeniler yeteneksiz adamlar mı yahu? Ama yok. Aram Andonyan'ın Balkan Harbi kitabında, o zamanki iktidarlar için diyor ki, "Kendilerine doğruyu ve güzeli anlatan çevre leri vardı. Ama onlar aklıselimi bir tarafa attılar ve ahmaklıklarında ısrar ettiler."

"Papazı dövdürmeyecektik"

Bu benim babamdan dinlediğim bir hikâyedir. Sanki bugünleri düşünerek anlatmış gibi. Üç arkadaş var. Bu üç arkadaş bir yaz günü yaya olarak yolculuk yapmak zorunda kalıyorlar. Biri Türk, biri Kürt, diğeri de Ermeni. Ama Ermeni olan aynı zamanda papaz. Sıcak, bir süre sonra yolda susuyorlar. Etrafta su yok. Bağların olgun zamanı. "İki salkım üzüm yiyelim de ağzımız ıslansın," diye bir bağa giriyorlar. Bağın sahibi bir Türk ama onu görememişler. "Kaç paraysa veririz," diyerek yemeye başlamışlar. Bu sırada bağın sahibi gelmiş. Bakmış üç kişi üzümünü yiyorlar. Fena bozulmuş ama üç kişiyle de başa çıkamayacağını düşünmüş. Birine bakmış, kıyafetinden Ermeni ve papaz olduğu belli. Diğerine bakmış, konuşmasından Kürt olduğunu anlamış. Üçüncüsü de Türk. Dönmüş Ermeni'ye, "Bak bu adam Türk, yesin malımı. Benim kanımdandır. Helali hoş olsun. Bu da Kürt'tür ama din kardeşimdir. Sen niye yiyorsun benim üzümümü?" demiş. Bu laf, üzerlerine sorumluluk yüklenmeyen Türk ve Kürt'ün hoşuna gitmiş. Adam, papazı bir güzel dövmüş. Kıpırdayacak hal bırakmamış, yere uzatmış. Bağ sahibi biraz sonra Kürt'e dönmüş. "Müslümansın da niye sahipsiz bağa giriyorsun. Bu adam benim kanımdan yediyse afiyet olsun, çünkü o Türk'ür. Kardeşimdir," diyerek bir güzel onu da dövmüş ve yere uzatmış. Bu durum Türk'ün hoşuna gitmiş. Biraz sonra Türk'e dönmüş ve "Tamam anladık Türksün, aynı kandanız, aynı dindeniz ama sahibi olmadan başkasının bağına girilir mi?" diyerek Türk'e de vurmaya başlamış. Türk yumrukla yere yuvarlanınca Kürt'e dönmüş ve "Biz," demiş "papazı dövdürmeyecektik."

Gâvursuz memleket mi olurmuş?

Ereğli'deki Deli Mustafa, tehcirde Ermenileri kurtaran kişidir. Gökbudak ailesinin lideriydi. İyi insanlar. Biz Ereğli'ye geldikten sonra onlarla aynı avluda beraber oturduk. Sürgüne gidileceği yıllarda Deli Mustafa Karaman'a gitmiş. Eşraf, ağayı misafir etmiş. Konuşurlarken eşraf, Deli Mustafa'ya "Biz Ermenileri çıkaracağız buradan. Siz ne yapacaksınız?" diye sormuş. Deli Mustafa, "Sizin asaletinize o yakışır. Biz çıkarmayacağız," demiş. Ereğli'ye gelince ailesi de Ermenilerin sürülmesi işini söylemiş. Deli Mustafa, "Biz öyle bir şey yapmayacağız," demiş. Deli Mustafa sonra şu benzetmeyi yaparak sormuş:

"Bir pilav pişirmek için su yerine tereyağı koysam ama tuz koymasam o pilav yenir mi?"

"Hayır, yenmez," diye cevap vermişler.

"Ulan Türk bulgur olsa, pilav pişirsek, tuz yerine Ermeni'yi koymazsak o pilav yenmez. Onlar bu memleketin hem tadı hem tuzu. Gâvursuz memleket mi olurmuş?"

Ereğli Ermeni'sinin büyük çoğunluğu muhacirliğe gitmemişti. Malları mülkleri kaybolmamıştı. Çoğu sattı, buraya geldiler. Bir ara İstanbul'da 150 hane Ereğli Ermeni'si vardı.

Ereğli'de Ermeni mezarlığı var, temizlemişler, etrafını çevirmişler, demir kapı takmışlar, bekçi koymuşlar. Gittim, genç bir oğlan geldi. "Gezmek ister misin?" dedi. Beni gezdirdi. Tanıdıklarımın olup olmadığını sordu. Deli Mustafa'yı sorunca bana torununun benzin istasyonunu gösterdi. Gittim, Deli Mustafa'nın torunu Mustafa'yı buldum. Genç Mustafa bana kim olduğumu sordu. "Babanın arkadaşıydım. Çerkezoğlu Gazaros'un oğlu Sarkis," dedim. Adamlar bir anda ayağa kalktılar, beni yere göğe sığdıramadılar.

* * *

Sarkis Varbed (Usta), marangoz Sarkis, Sarkis Çerkezoğlu ya da Çerkezyan... Ayaklı ansiklopedi, yaşayan tarih, koca çınar. 94 yaşında bir heybetli adam o... Doğru dürüst yaşamış bir bilge, sıkı bir komünist ve en "kötüsü" de pek bir Ermeni...

[Bu özeti Garine B. Seropyan Dünya Hepimize Yeter adlı kitabından http://www.kronikmuhalif.com için derlemiştir.]